THE OXYMORONIST
About ▾ Ask me anything ▾Search ▾Archive Theme ▾
ibrahimhalilbaran:

GUNDÎLER İÇİN İFTİHAR VAKTİ 
Kürdistan’da meşhur bir hikâye vardır, duyanınız çoktur ama yine de anlatayım. 
Çetin bir kış vakti, Stêwrê’nin (Mardin-Savur) dağlık köylerinden bir Gundî (köylü), binbir zahmetle topladığı odunları satmak için şehre doğru yola çıkar. Kar ve çamurla kaplı yolda birkaç yüz metre sonra köyün öğretmenine denk gelir. Diyarbekirli bir bajarî (şehirli) olan öğretmen de, takım elbisesini giymiş, şehre gitmektedir. Öğretmen Kürtçe’yi, bizimki de Türkçe’yi pek bilmemektedir. 
Selam, kelamdan sonra öğretmen bizimkine şehre niçin gideceğini sorar. Bizimki de eşeğinin sırtındaki odunları göstererek, odunları satmak için gideceğini ve şehirden bazı ihtiyaçlarını alarak döneceğini söyler. Bu sırada paçaları yeterince çamura batmış olan öğretmen, köylüye, odunları kaç liraya satacağını sorar. Köylü de müşteri bulursa eğer odunlarının en fazla on lira edeceğini söyler. Öğretmen o halde der, ben sana on lira vereyim, odunlarını bana sat ve odunlar yerine beni eşeğine bindir der. Köylü nasıl yani diye sorar. Öğretmen başlar anlatmaya. Bak der, şehre gideceksin. Odunların için müşteri bulup bulmayacağın belli değil der. Sonra odunların için alıcı bulsan bile bunları on liraya satıp satmayacağın belli değil diye ekler. Ben burada sana on lira vereceğim, odunları yolun kenarına bırakacağız ve onlar yerine beni şehre götüreceksin, ihtiyaçlarını alıp döneceksin, böylece hem senin hem de benim işim görülecek der. 
Bizimki başta pek ikna olmasa da neticede öğretmeni kıramaz ve on lirayı alır cebine koyar. Odunları eşeğin sırtından devirir ve öğretmeni bindirir. Biraz gittikten sonra geri dönüp o kadar zor şartlar altında topladığı odunlara bakar. Yolun kenarında durmaktadırlar. Elini cebine atar, on lirası da cebinde durmaktadır. Eşeğin sırtında büyük bir keyifle oturan öğretmene dönüp “lê ezingên min?” (peki ya benim odunlarım?) diye sorar. Öğretmen tekrar izah eder; bak der, o odunları bana on lira karşılığında sattın, ben de onları yolun kenarına bıraktım, odun yerine beni şehre götüreceksin der ve yola devam et diye çıkışır. Köylü biraz da içinde kaldığı emrivaki durumdan nasıl sıyrılacağını bilemeden devam eder ama üç beş dakika sonra tekrar eşeği durdurup “lê êzingên min?” diye sorar. Öğretmen izah eder ama o, emeğinin yolun kenarına atılmasına razı olmadığı için parasını almış olsa da itiraza devam eder. Derdini de Türkçe anlatamadığı, öğretmen de Kürtçesini pek anlayamayacağı için tek bir soruda ısrar eder: lê êzingên min? 
Neticede köylü, öğretmeni eşekten indirir, parasını geri verir ve odunlarını tekrar eşeğine yükleyerek onları satmak için şehre götürür. Öğretmen, yol boyunca köylünün aslında davranışının mantıksız olduğunu ve odunlar yerine kendisini şehre götürmesinin onun işini ne kadar kolaylaştırdığını anlatmaya çalışsa da, neticede köylüye hakaret de etse ve yakasından tutup darp da etse nafile. Aldığı hiçbir cevabın kendisini tatmin etmediği köylü tekrar tekrar ve usanmadan aynı soruyu sorar: Lê êzingên min?  
İşte bu soru, Marx’ın kişinin emeğine yabancılaşma teorisini ve meta fetişizmini tersinden bir örnekle kavramak için yeterli olduğu kadar; kentliler ve köylüler, medeniler ve bedeviler, bajarîler ve Gundîler, dahası işgalci egemenler ve yerliler arasında belki de binlerce yıldır süren bir çekişmeyi de anlamaya yetecek niteliktedir. Nitekim olup biten aynı olsa da bu hikâyeyi Kürdistan’da iki şekliyle dinlemek mümkündür. Bir tarafta köylünün aklını ve davranışını küçümseyen ve bununla alay eden şehirlilerin, diğer tarafta ise şehirlinin kofluğunu ve emek karşısındaki nobranlığını vurgulayan köylülerin anlatımı. Bu çelişkiyi Edward Said’in “oryantalizm”ini baz alarak da okuyabilirsiniz, Margalit ve Buruma’nın “oksidentalizm”ine dayanarak da. Neticede olan, egemen olduğu için şehirli aklın, haklı dahi olsa köylünün davranışını ötekileştirmesi, anlamsız kılmasıdır. Oysa buna itiraz edilmelidir. Kendisini egemenin diliyle ifade etmeyen ve başkası tarafından da ifade edilmeyen köylü, alacağı karar yanlış dahi olsa kendi emeği üzerinde söz hakkına sahip olduğu için ahlaken, aklen ve hukuken doğru olandadır; ama bunu şehirliye -dolayısıyla Edward Said’in kullandığı anlamıyla- oryantaliste anlatmak / kavratmak büyük bir sorundur. Burada sorulması gereken şey şu olmalıdır: şehirliyi, köylünün haklılığına ikna etmek zorunluluğumuz var mıdır? Çünkü bu soru aynı zamanda merkeze kimin, neyin konulacağıyla da ilgilidir.
Hatırlatmakta yarar olacaktır. Medine, Arapça’da şehir demektir ve bundan türetilen “medeniyet” (şehirlilik) sözcüğü “uygarlık”a karşılık gelir. Medenî ise “şehirli” yani uygar demektir. Arap toplumunda bu kavramın zıttı olarak karşımıza çıkan “bedevi” ise bizdeki “köylü”ye denk gelir ve aslında “çöl göçeri” demekse de zaman içinde “kaba saba, görgüsüz ve cahil kimse” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Tıpkı bugün Türkiye’de Türkler ve artık ne yazık ki Kürtler arasında da bir hakaret olarak kullanılan “Gundî” gibi. Bütün bir İslam tarihinin kendi içindeki çalkantısı bir medeni-bedevi kavgası olarak da okunabilir. Kuran çevirilerinde dahi bu çarpıtmanın izleriyle karşılaşırız. Örneğin Kuran’da aslında tek bir ayette “bedevi” sözcüğü geçer ama meal ve tefsirlerin neredeyse tümünde Arapların olumsuz özelliklerinden bahsediliyorsa “Arap/lar” sözcüğünün yerine medenilere toz kondurmamak için “Bedevi/ler” sözcüğü bilinçli olarak getirilmiştir. (Meraklısı için Tevbe Suresi’nin 90, 97, 98, 99, 101, 120. ayetleri, Fetih Suresi’nin 11 ve 16. ayetleri ile Hucurat Suresi 14. ayet). Bu kirli bilinç, Saidê Kurdî’yi Said-i Nursi yapanlarda da neşet etmiştir ve neticede Risalei Nur’un tahrifinde Kürtlerin olumlu özelliklerinden bahsedilen yerlerde bu sözcüğün yerine Türk veya Müslüman, olumsuz özelliklerinden bahsedildiği yerlerde ise ya sözcüğe dokunulmamış ya da Kürt yerine Bedeviler denmiştir. 
Hülasa; Gundîlerin büyük bir siyasal ve fiili emeğinden, saygı duyulacak mücadelesinden sonra Kürtler de bugün böyle bir çekişmenin tam ortasındadırlar. Bir tarafta Kürtlerin emeğinin üstüne binerek Türkiye ve diğer işgalci devletler ile entegrasyonu bir çözüm olarak sunanlar, diğer tarafta ise emeğinin karşılığını daha zor da olsa bağımsız bir şekilde kazanmak isteyenler. Bir tarafta kestiğimiz odunları ve verdiğimiz canları devirip “bedelini ödedik” diyerek eşeğimize ve ülkemize binmek isteyenler var. Diğer tarafta ise emeğini her halükarda menziline ulaştırmak ve muvazaalı satış yerine hakikaten bir alışveriş yapmak, odun verip eşya almak, verdiği emeğe karşılık bağımsızlık almak isteyenler var. Kürtlerin doğal haklarından bile bahsedenlerin bugün “ilkel milliyetçi” diye yaftalanmaları ve bu yolla hakarete uğramaları tam da bu kavgadan kaynaklıdır. Uzlaşmanın daha kolay ama diretmenin daha zor ve onurluca olduğu bu kavgada, Gundîlerin karşısındakiler gerçekte kent soylu değillerdir. Bu yüzden medenî soyluluğun ve hilekârlığın yerine koydukları eksik modernlikleri ve yapay duyarlılıkları mide bulandırıcıdır. Eskiden işgalcilerimiz ve şehirlileri ile sürdürdüğümüz kavga, artık Gundîler ile yarı-kentli züppeler arasında cereyan etmektedir ve ayrışma da ancak bu yüzdendir. Gundîlerdeki samimiyet, itiraz ve bu ikna olmayış temelde bir tavrı ve hakikati temsil etmektedir ve kurtarıcı olacaktır. 
Medenilere galebe çalmak ikna iledir ama Gundîlerde ikna sanıldığı gibi cebr ile değildir. Kavga sürecek ama biz Gundîleri tek bir soru aydınlatmaya yetecektir: lê êzingên me? (peki ya odunlarımız?)
İbrahim Halil BaranTwitter: @ih_baran

ibrahimhalilbaran:

GUNDÎLER İÇİN İFTİHAR VAKTİ 

Kürdistan’da meşhur bir hikâye vardır, duyanınız çoktur ama yine de anlatayım. 

Çetin bir kış vakti, Stêwrê’nin (Mardin-Savur) dağlık köylerinden bir Gundî (köylü), binbir zahmetle topladığı odunları satmak için şehre doğru yola çıkar. Kar ve çamurla kaplı yolda birkaç yüz metre sonra köyün öğretmenine denk gelir. Diyarbekirli bir bajarî (şehirli) olan öğretmen de, takım elbisesini giymiş, şehre gitmektedir. Öğretmen Kürtçe’yi, bizimki de Türkçe’yi pek bilmemektedir. 

Selam, kelamdan sonra öğretmen bizimkine şehre niçin gideceğini sorar. Bizimki de eşeğinin sırtındaki odunları göstererek, odunları satmak için gideceğini ve şehirden bazı ihtiyaçlarını alarak döneceğini söyler. Bu sırada paçaları yeterince çamura batmış olan öğretmen, köylüye, odunları kaç liraya satacağını sorar. Köylü de müşteri bulursa eğer odunlarının en fazla on lira edeceğini söyler. Öğretmen o halde der, ben sana on lira vereyim, odunlarını bana sat ve odunlar yerine beni eşeğine bindir der. Köylü nasıl yani diye sorar. Öğretmen başlar anlatmaya. Bak der, şehre gideceksin. Odunların için müşteri bulup bulmayacağın belli değil der. Sonra odunların için alıcı bulsan bile bunları on liraya satıp satmayacağın belli değil diye ekler. Ben burada sana on lira vereceğim, odunları yolun kenarına bırakacağız ve onlar yerine beni şehre götüreceksin, ihtiyaçlarını alıp döneceksin, böylece hem senin hem de benim işim görülecek der. 

Bizimki başta pek ikna olmasa da neticede öğretmeni kıramaz ve on lirayı alır cebine koyar. Odunları eşeğin sırtından devirir ve öğretmeni bindirir. Biraz gittikten sonra geri dönüp o kadar zor şartlar altında topladığı odunlara bakar. Yolun kenarında durmaktadırlar. Elini cebine atar, on lirası da cebinde durmaktadır. Eşeğin sırtında büyük bir keyifle oturan öğretmene dönüp “lê ezingên min?” (peki ya benim odunlarım?) diye sorar. Öğretmen tekrar izah eder; bak der, o odunları bana on lira karşılığında sattın, ben de onları yolun kenarına bıraktım, odun yerine beni şehre götüreceksin der ve yola devam et diye çıkışır. Köylü biraz da içinde kaldığı emrivaki durumdan nasıl sıyrılacağını bilemeden devam eder ama üç beş dakika sonra tekrar eşeği durdurup “lê êzingên min?” diye sorar. Öğretmen izah eder ama o, emeğinin yolun kenarına atılmasına razı olmadığı için parasını almış olsa da itiraza devam eder. Derdini de Türkçe anlatamadığı, öğretmen de Kürtçesini pek anlayamayacağı için tek bir soruda ısrar eder: lê êzingên min? 

Neticede köylü, öğretmeni eşekten indirir, parasını geri verir ve odunlarını tekrar eşeğine yükleyerek onları satmak için şehre götürür. Öğretmen, yol boyunca köylünün aslında davranışının mantıksız olduğunu ve odunlar yerine kendisini şehre götürmesinin onun işini ne kadar kolaylaştırdığını anlatmaya çalışsa da, neticede köylüye hakaret de etse ve yakasından tutup darp da etse nafile. Aldığı hiçbir cevabın kendisini tatmin etmediği köylü tekrar tekrar ve usanmadan aynı soruyu sorar: Lê êzingên min?  

İşte bu soru, Marx’ın kişinin emeğine yabancılaşma teorisini ve meta fetişizmini tersinden bir örnekle kavramak için yeterli olduğu kadar; kentliler ve köylüler, medeniler ve bedeviler, bajarîler ve Gundîler, dahası işgalci egemenler ve yerliler arasında belki de binlerce yıldır süren bir çekişmeyi de anlamaya yetecek niteliktedir. Nitekim olup biten aynı olsa da bu hikâyeyi Kürdistan’da iki şekliyle dinlemek mümkündür. Bir tarafta köylünün aklını ve davranışını küçümseyen ve bununla alay eden şehirlilerin, diğer tarafta ise şehirlinin kofluğunu ve emek karşısındaki nobranlığını vurgulayan köylülerin anlatımı. Bu çelişkiyi Edward Said’in “oryantalizm”ini baz alarak da okuyabilirsiniz, Margalit ve Buruma’nın “oksidentalizm”ine dayanarak da. Neticede olan, egemen olduğu için şehirli aklın, haklı dahi olsa köylünün davranışını ötekileştirmesi, anlamsız kılmasıdır. Oysa buna itiraz edilmelidir. Kendisini egemenin diliyle ifade etmeyen ve başkası tarafından da ifade edilmeyen köylü, alacağı karar yanlış dahi olsa kendi emeği üzerinde söz hakkına sahip olduğu için ahlaken, aklen ve hukuken doğru olandadır; ama bunu şehirliye -dolayısıyla Edward Said’in kullandığı anlamıyla- oryantaliste anlatmak / kavratmak büyük bir sorundur. Burada sorulması gereken şey şu olmalıdır: şehirliyi, köylünün haklılığına ikna etmek zorunluluğumuz var mıdır? Çünkü bu soru aynı zamanda merkeze kimin, neyin konulacağıyla da ilgilidir.

Hatırlatmakta yarar olacaktır. Medine, Arapça’da şehir demektir ve bundan türetilen “medeniyet” (şehirlilik) sözcüğü “uygarlık”a karşılık gelir. Medenî ise “şehirli” yani uygar demektir. Arap toplumunda bu kavramın zıttı olarak karşımıza çıkan “bedevi” ise bizdeki “köylü”ye denk gelir ve aslında “çöl göçeri” demekse de zaman içinde “kaba saba, görgüsüz ve cahil kimse” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Tıpkı bugün Türkiye’de Türkler ve artık ne yazık ki Kürtler arasında da bir hakaret olarak kullanılan “Gundî” gibi. Bütün bir İslam tarihinin kendi içindeki çalkantısı bir medeni-bedevi kavgası olarak da okunabilir. Kuran çevirilerinde dahi bu çarpıtmanın izleriyle karşılaşırız. Örneğin Kuran’da aslında tek bir ayette “bedevi” sözcüğü geçer ama meal ve tefsirlerin neredeyse tümünde Arapların olumsuz özelliklerinden bahsediliyorsa “Arap/lar” sözcüğünün yerine medenilere toz kondurmamak için “Bedevi/ler” sözcüğü bilinçli olarak getirilmiştir. (Meraklısı için Tevbe Suresi’nin 90, 97, 98, 99, 101, 120. ayetleri, Fetih Suresi’nin 11 ve 16. ayetleri ile Hucurat Suresi 14. ayet). Bu kirli bilinç, Saidê Kurdî’yi Said-i Nursi yapanlarda da neşet etmiştir ve neticede Risalei Nur’un tahrifinde Kürtlerin olumlu özelliklerinden bahsedilen yerlerde bu sözcüğün yerine Türk veya Müslüman, olumsuz özelliklerinden bahsedildiği yerlerde ise ya sözcüğe dokunulmamış ya da Kürt yerine Bedeviler denmiştir. 

Hülasa; 
Gundîlerin büyük bir siyasal ve fiili emeğinden, saygı duyulacak mücadelesinden sonra Kürtler de bugün böyle bir çekişmenin tam ortasındadırlar. Bir tarafta Kürtlerin emeğinin üstüne binerek Türkiye ve diğer işgalci devletler ile entegrasyonu bir çözüm olarak sunanlar, diğer tarafta ise emeğinin karşılığını daha zor da olsa bağımsız bir şekilde kazanmak isteyenler. Bir tarafta kestiğimiz odunları ve verdiğimiz canları devirip “bedelini ödedik” diyerek eşeğimize ve ülkemize binmek isteyenler var. Diğer tarafta ise emeğini her halükarda menziline ulaştırmak ve muvazaalı satış yerine hakikaten bir alışveriş yapmak, odun verip eşya almak, verdiği emeğe karşılık bağımsızlık almak isteyenler var. Kürtlerin doğal haklarından bile bahsedenlerin bugün “ilkel milliyetçi” diye yaftalanmaları ve bu yolla hakarete uğramaları tam da bu kavgadan kaynaklıdır. Uzlaşmanın daha kolay ama diretmenin daha zor ve onurluca olduğu bu kavgada, Gundîlerin karşısındakiler gerçekte kent soylu değillerdir. Bu yüzden medenî soyluluğun ve hilekârlığın yerine koydukları eksik modernlikleri ve yapay duyarlılıkları mide bulandırıcıdır. Eskiden işgalcilerimiz ve şehirlileri ile sürdürdüğümüz kavga, artık Gundîler ile yarı-kentli züppeler arasında cereyan etmektedir ve ayrışma da ancak bu yüzdendir. Gundîlerdeki samimiyet, itiraz ve bu ikna olmayış temelde bir tavrı ve hakikati temsil etmektedir ve kurtarıcı olacaktır. 

Medenilere galebe çalmak ikna iledir ama Gundîlerde ikna sanıldığı gibi cebr ile değildir. Kavga sürecek ama biz Gundîleri tek bir soru aydınlatmaya yetecektir: lê êzingên me? (peki ya odunlarımız?)

İbrahim Halil Baran
Twitter: @ih_baran

Geyre, 1964
Photo Credit: Ara Güler
Geyre, Türkiye’nin en ünlü fotoğrafçısı Ara Güler'in tesadüfi biçimde bölgede kaybolması ile bulunmuştur. Ara Güler, köydeki insanların Aphrodisias'a ait sütun ve taşları, evlerinin ve işyerlerinin belli kısımlarında kullanıldığını görmüştür. Geri döndüğünde çektiği resimleri dönemin sanatçı-aydınlarına göstermiş ama kimse ilgilenmemiştir. Daha sonra bir ABD dergisine resimlerle birlikte yazıları göndermiş ve büyük ilgi görmüştür. Renkli resimler olursa 10 sayfa ayıracaklarını söylemeleri üzerine Ara Güler tekrar aynı yere gider. Resimleri çeker, yazısını yazar. Kendisinden daha detaylı yazılar istenince Kenan Erimile görüşür ve yazılar yazılır. Kenan Bey de hafriyatlar için gerekli izinleri alıp detaylı çalışmalara başlar. Aphrodisias’ta ilk kazılar 1904-1905 yıllarında Paul Gaudin tarafından yapılmıştır. Halen sürmekte olan ve New York Üniversitesi tarafından koordine edilen Afrodisias kazılarının başlangıcı, 1961 yılından vefatına kadar tüm kariyerini buraya adayan Kenan Erim'e dayanmaktadır. Bugün, çalışmaların devamı yine New York Üniversitesi himayesinde; Oxford Üniversitesi Lincoln Kürsüsü’nde Klasik Arkeoloji ve Sanat Profesörü olan Prof. R.R.R. Smith ile New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde Prof. Christopher Ratte’nin ortak yönetimi altında sürmektedir. Sur duvarlarından itibaren 1 km.lik alan 1. Derece Sit Alanı ilan edilmiştir. Kalıntıların zenginliği nedeniyle kazıların başlangıcında inşa edilen Geyre Müzesi'nin yetersiz kalması nedeniyle yeni bir Afrodisias Müzesi'nin kurulması için çalışılmıştır. 1 Haziran 2008'de Afrodisias antik kentinde müzeye ek olarak Sebasteion-Sevgi Gönül Salonu açılmıştır.

Geyre, 1964

Photo Credit: Ara Güler

Geyre, Türkiye’nin en ünlü fotoğrafçısı Ara Güler'in tesadüfi biçimde bölgede kaybolması ile bulunmuştur. Ara Güler, köydeki insanların Aphrodisias'a ait sütun ve taşları, evlerinin ve işyerlerinin belli kısımlarında kullanıldığını görmüştür. Geri döndüğünde çektiği resimleri dönemin sanatçı-aydınlarına göstermiş ama kimse ilgilenmemiştir. Daha sonra bir ABD dergisine resimlerle birlikte yazıları göndermiş ve büyük ilgi görmüştür. Renkli resimler olursa 10 sayfa ayıracaklarını söylemeleri üzerine Ara Güler tekrar aynı yere gider. Resimleri çeker, yazısını yazar. Kendisinden daha detaylı yazılar istenince Kenan Erimile görüşür ve yazılar yazılır. Kenan Bey de hafriyatlar için gerekli izinleri alıp detaylı çalışmalara başlar. Aphrodisias’ta ilk kazılar 1904-1905 yıllarında Paul Gaudin tarafından yapılmıştır. Halen sürmekte olan ve New York Üniversitesi tarafından koordine edilen Afrodisias kazılarının başlangıcı, 1961 yılından vefatına kadar tüm kariyerini buraya adayan Kenan Erim'e dayanmaktadır. Bugün, çalışmaların devamı yine New York Üniversitesi himayesinde; Oxford Üniversitesi Lincoln Kürsüsü’nde Klasik Arkeoloji ve Sanat Profesörü olan Prof. R.R.R. Smith ile New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde Prof. Christopher Ratte’nin ortak yönetimi altında sürmektedir. Sur duvarlarından itibaren 1 km.lik alan 1. Derece Sit Alanı ilan edilmiştir. Kalıntıların zenginliği nedeniyle kazıların başlangıcında inşa edilen Geyre Müzesi'nin yetersiz kalması nedeniyle yeni bir Afrodisias Müzesi'nin kurulması için çalışılmıştır. 1 Haziran 2008'de Afrodisias antik kentinde müzeye ek olarak Sebasteion-Sevgi Gönül Salonu açılmıştır.

Morocco, 1985
Photo Credit: Bruno Barbey

Morocco, 1985

Photo Credit: Bruno Barbey

Refugee camp in the soccer stadium in Kirkuk, Iraqi Kurdistan. April 23, 2007
Photo Credit: Emmanuel Smague

Refugee camp in the soccer stadium in Kirkuk, Iraqi Kurdistan. April 23, 2007

Photo Credit: Emmanuel Smague

Water over Head
Soliloquy Series, 2000
Photo Credit: Shirin Neshat

Water over Head

Soliloquy Series, 2000

Photo Credit: Shirin Neshat

الخياط
Baghdad, Iraq, 1963
Photo Credit: Ian Berry 

الخياط

BaghdadIraq, 1963

Photo Credit: Ian Berry 

Forsaken
Wind blows through war-torn Kabul theatre where, for a short time, girls went to school.Kabul, Afghanistan, May 2004
Photo Credit: Lana Šlezić

Forsaken

Wind blows through war-torn Kabul theatre where, for a short time, girls went to school.
Kabul, Afghanistan, May 2004

Photo Credit: Lana Šlezić

أنـا الـذي نـظـر الأعمى إلـى أدبـــيو أسـمـعـت كـلـمــاتي مـن به صـمـمُ الـخـيل والـلـيـل والـبـيداء تـعـرفـنـــيو الـسـيــف والـرمـح والقـرطـاس والـقـلـمُ


I, whose literature the blind perceived And whose words those who are deaf heard. The horse, the night and the desert know me And the sword, the spear, the paper and the pen.

أنـا الـذي نـظـر الأعمى إلـى أدبـــي
و أسـمـعـت كـلـمــاتي مـن به صـمـمُ 
الـخـيل والـلـيـل والـبـيداء تـعـرفـنـــي
و الـسـيــف والـرمـح والقـرطـاس والـقـلـمُ

I, whose literature the blind perceived
And whose words those who are deaf heard.
The horse, the night and the desert know me
And the sword, the spear, the paper and the pen.

وهران وهران

رجعت غمه في فؤادي
وليت نبكي و ننادي

Sadness entered in my heart
And so I cry and call out

شهرنو
Shahr-e No Red Light District
Gomrok, Tehran, Iran, 1975-1977
Photo Credit: Kaveh Golestan


Shahr-e No Genelev Semti
Gomrok, Tahran, İran, 1975-1977
Fotoğraf: Kaveh Golestan

شهرنو

Shahr-e No Red Light District

Gomrok, Tehran, Iran, 1975-1977

Photo Credit: Kaveh Golestan

Shahr-e No Genelev Semti

Gomrok, Tahran, İran, 1975-1977

Fotoğraf: Kaveh Golestan

تهران
Tahran, 1960
Photo Credit: René Burri

تهران

Tahran, 1960

Photo Credit: René Burri

Uprising in Kurdistan 1988 - 1991
Grave of Ghadr Ebrahim, Kurdistan, Iran, spring 1981In the village of Ghalatan, a funeral follows a massacre. The victim’s name and village appear on the gravestone.
Photo Credit: Kaveh Golestan

Kürdistan’da İsyan 1988 - 1991 
Kadir İbrahim’in mezarı, 1981 Baharı, İranQalat köyünde katliam ardından bir cenaze.Kurban ‘ın ismi ve köyü mezar taşında görülüyor.
Fotoğraf: Kaveh Golestan

Uprising in Kurdistan 1988 - 1991

Grave of Ghadr Ebrahim, Kurdistan, Iran, spring 1981
In the village of Ghalatan, a funeral follows a massacre. 
The victim’s name and village appear on the gravestone.

Photo Credit: Kaveh Golestan

Kürdistan’da İsyan 1988 - 1991 

Kadir İbrahim’in mezarı, 1981 Baharı, İran
Qalat köyünde katliam ardından bir cenaze.
Kurban ‘ın ismi ve köyü mezar taşında görülüyor.

Fotoğraf: Kaveh Golestan

كتابعجائبالمخلوقاتوغرائبالموجوداتAjā’ib al-makhlūqāt wa-gharā’ib al-mawjūdāt 
 
Marvels of Things Created and Miraculous Aspects of Things Existing
In the work, we see animals that are familiar as well as fiction characters. The most important of all the fiction animals is Simurg. 
Simurg, is the name for 30 birds who are in search for themselves. Simurg live on the mythical mountain on the far end of the world, never stops flying; eats once in a year, lives for 100 years, can carry an elephant with its paw and its eggs are as big as a mountain. Simurg is the source of knowledge and ability. In the historical writings such as Sehname, Kisas-i Enbiya and Kur’an, we come across with mentioning of fiction creatures like Anka2 , Hüma, Hüthüt3. Through the stories that has been written on Simurg, the most interesting story appears to be this one: One day Simurg was passing over the Chinese Land, a feather falls off. Everyone produces a different painting, hand craft from that feather. The people who see these productions gets involved in a job or starts a job. That feather is now in Chinese Nigara. For this reason, the saying: ” Search for the knowledge as far as you can go, although you will find it in China”. All these works, have been produced by the light of that feather, all the lights found body from the one single pattern on that feather. 
The work, has been formed throught taking parts from miniatures. From the part titled ” The expelling of Adam and Eve from Heaven” of the  book Falname, the description of snake and fau has been taken as well as Simurg and some other animals’ descriptions have been taken from  the part titled ” Prophet Süleyman and the Queen Belkis” of the same book.
1-This book is assumed to be written in 1595 and said that the book contains knowledge of animals, creatures. plants, geograpy and space. 2-Phoenix 3-hoopoe, hoopooo
Existing Page: Simurg, Zakarīyā ibn Muhammad al-Qazwīnī



Acaibü’l Mahlûkat ve Garaibü’l MevcûdatYapıtta günlük hayatta karşılaştığımız bilinen hayvanlar olduğu kadar masal hayvanları da vardır. Bunlardan en önemlisi Simurg’dur. Simurg, kendilerini arayan 30 kuş demektir. Kafdağında yaşar, hiç yere konmaz. Yılda bir kez yemek yer, 100 yıl yaşar, bir fili pençesiyle kaldırabilen Simurg’un yumurtası bir dağ büyüklüğündedir. Bilgi ve becerinin kaynağıdır. Şehname, Kısas-ı Enbiya ve Kuran’da Anka, Zümrüt-ü Anka, Hüma, Hüthüt gibi çeşitli masal kuşlarından bahsedilir. Simurg’ un pek çok öyküsü içinde ilginç olanı şöyledir: Simurg Çin ülkesinde iken kanadından bir tüy düşer. Herkes, o tüy’den başka çeşit bir nakış, bir resim elde eder. O nakışlardan birini gören, bir çeşit iş tutar, bir çeşit işe girişir. O tüy şimdi Çin Nigaristanındadır. Bunun için “Bilgiyi Çin’de bile olsa arayın, elde edin” diye söylenir. Bütün eserler, o tüyün parlaklığından meydana geldi, bütün ışıklar kanadının bir tek tüyündeki nakıştan oluştu.
Yapıt çeşitli minyatürlerden  alıntılar yapılarak bir bütünlüğüne ulaşmıştır. “Falname”den “Hz Adem ve Havva nın cennetten kovuluşu” tasvirinden yılan ve tavus kuşu alıntılanırken, yine anı eserin “Hz Süleyman ve Seba Kraliçesi Belkıs” tasvirinden Simurg ve bir kısım hayvanlar tasvir edilmiştir. 

Görünen Sayfa: Simurg, Zekeriya bin Mahmud el Kazvini (1203-1283)

كتابعجائبالمخلوقاتوغرائبالموجودات

Ajā’ib al-makhlūqāt wa-gharā’ib al-mawjūdāt 

 

Marvels of Things Created and Miraculous Aspects of Things Existing

In the work, we see animals that are familiar as well as fiction characters. The most important of all the fiction animals is Simurg. 

Simurg, is the name for 30 birds who are in search for themselves. Simurg live on the mythical mountain on the far end of the world, never stops flying; eats once in a year, lives for 100 years, can carry an elephant with its paw and its eggs are as big as a mountain. Simurg is the source of knowledge and ability. In the historical writings such as Sehname, Kisas-i Enbiya and Kur’an, we come across with mentioning of fiction creatures like Anka2 , Hüma, Hüthüt3. Through the stories that has been written on Simurg, the most interesting story appears to be this one: One day Simurg was passing over the Chinese Land, a feather falls off. Everyone produces a different painting, hand craft from that feather. The people who see these productions gets involved in a job or starts a job. That feather is now in Chinese Nigara. For this reason, the saying: ” Search for the knowledge as far as you can go, although you will find it in China”. All these works, have been produced by the light of that feather, all the lights found body from the one single pattern on that feather. 

The work, has been formed throught taking parts from miniatures. From the part titled ” The expelling of Adam and Eve from Heaven” of the  book Falname, the description of snake and fau has been taken as well as Simurg and some other animals’ descriptions have been taken from  the part titled ” Prophet Süleyman and the Queen Belkis” of the same book.

1-This book is assumed to be written in 1595 and said that the book contains knowledge of animals, creatures. plants, geograpy and space.
2-Phoenix
3-hoopoe, hoopooo

Existing Page: Simurg, Zakarīyā ibn Muhammad al-Qazwīnī

Acaibü’l Mahlûkat ve Garaibü’l Mevcûdat
Yapıtta günlük hayatta karşılaştığımız bilinen hayvanlar olduğu kadar masal hayvanları da vardır. Bunlardan en önemlisi Simurg’dur. 
Simurg, kendilerini arayan 30 kuş demektir. Kafdağında yaşar, hiç yere konmaz. Yılda bir kez yemek yer, 100 yıl yaşar, bir fili pençesiyle kaldırabilen Simurg’un yumurtası bir dağ büyüklüğündedir. Bilgi ve becerinin kaynağıdır. Şehname, Kısas-ı Enbiya ve Kuran’da Anka, Zümrüt-ü Anka, Hüma, Hüthüt gibi çeşitli masal kuşlarından bahsedilir. Simurg’ un pek çok öyküsü içinde ilginç olanı şöyledir: 
Simurg Çin ülkesinde iken kanadından bir tüy düşer. Herkes, o tüy’den başka çeşit bir nakış, bir resim elde eder. O nakışlardan birini gören, bir çeşit iş tutar, bir çeşit işe girişir. O tüy şimdi Çin Nigaristanındadır. Bunun için “Bilgiyi Çin’de bile olsa arayın, elde edin” diye söylenir. Bütün eserler, o tüyün parlaklığından meydana geldi, bütün ışıklar kanadının bir tek tüyündeki nakıştan oluştu.

Yapıt çeşitli minyatürlerden  alıntılar yapılarak bir bütünlüğüne ulaşmıştır. “Falname”den “Hz Adem ve Havva nın cennetten kovuluşu” tasvirinden yılan ve tavus kuşu alıntılanırken, yine anı eserin “Hz Süleyman ve Seba Kraliçesi Belkıs” tasvirinden Simurg ve bir kısım hayvanlar tasvir edilmiştir. 

Görünen Sayfa: Simurg, Zekeriya bin Mahmud el Kazvini (1203-1283)

Cum dederit dilectis suis somnum
Ecce haereditas Domini, filii
Merces, fructus ventris.

When he has given sleep
to those he loves,
Behold, children are an inheritance
of the Lord,
A reward, the fruit of the womb.

Tanrı sevdiklerinin rahat uyumasını sağlar.
Çocuklar tanrının verdiği bir armağandır,
Rahmin ürünü bir ödüldür.

South-East Kurdish Area - Ağrı, Patnos 1988

Güney-doğu Kürt Bölgesi - Ağrı, Patnos 1988


Photo Credit: Nikos Economopoulos, Magnum

South-East Kurdish Area - Ağrı, Patnos 1988

Güney-doğu Kürt Bölgesi - Ağrı, Patnos 1988

Photo Credit: Nikos Economopoulos, Magnum